|
Adı:Veysel Soyadı:Şatıroğlu Doğum tarihi:1894
Yaşamı Aşık Veysel (1894-1973)
Üçyüzonda gelmiş idim cihana
Veysel Şatıroğlu, 1894te Sivasın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veyselin dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veyseli. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere yörede Şatıroğulları derler. Babası Karaca lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veyselin dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veyselden önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına girdiği 1901de Sivasta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.
Bu düşmeden sonra Veyselin belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.
Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeninde doktor varmış. Babasına Çocuğu Akdağmadenine götür, orada gözünü açacak bir doktor var demişler. Sevinmiş babası.
Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veyselin. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.
Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veyselin. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veyseli. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel.
Bağlamayla İlk Tanışması
Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivasın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veyselin babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veyselin dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmetin evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk bağlama derslerini babasının arkadaşı olan Divriğinin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağadan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice bağlamaya vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veyseli. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.
Âşık Veyselin hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veyselin bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...
Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.
O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçeye;
Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.Bunda biraz Anadoluda erkek oğlan olgusunun etkisi varsa, daha çok Veyselin vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:
Ne
yazık ki bana olmadı kısmet
Bugünler
müyesser olsaydı bana
Veyselin annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru belki biz ölürüz ve kardeşi Veysele bakamaz düşüncesiyle Veyseli Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esmadan bir kız, bir oğlu oluyor Veyselin. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veyselin acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.
1921in 24 Şubatında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlandan, Emrahtan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler.
Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır. Ağabeysi Alinin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veyselin bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veyselin ilk eşi olan Esmayı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veyselin acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece. Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veyselin kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.
Bir şiirinde dile getirdiği gibi:
Talih
çile kadar sözü bir etmiş,
O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adanaya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivasın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor.
Veyseli dinleyelim:
Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselâm diye bu seyahatten vazgeçtim.
Veyselin köyünden ilk ayrılışı şöyledir:
Zaranın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veyseli köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adanaya göndermeyen Deli Süleyman, Sivaslı Kalaycı Hüseyin, Veysele yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafikin Yalıncak köyüne ve Zaranın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivastan Sivrialana dönerlerken arkadaşları bir üç kağıtçı grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veyselin 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafikin Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneğini kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramını düzenliyorlar. Böylece Veyselin yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecerle tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.
1933e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde Amet Kutsi Tecerin direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var.
Veyselin günışığına çıkan ilk şiiri böylece Atatürktür Türkiyenin ihyası... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veyselin de köyünden dışarıya çıkması oluyor. O zaman Sivrialanın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veyselin bu destanını çok beğeniyor, Ankaraya gönderelim diye istiyor.
Veysel de Ataya ben giderim diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankaraya geliyorlar. Veysel Ankarada konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürke getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürke okumak kısmet olmuyor.
Eşi Gülizar Ana: Ataya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur... diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.
O günleri şöyle anlatıyor:
Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankaraya gelebildik. Otele gitsek para yok. Nere gidek? Nasıl Edek? diye düşünüyoruz.
Dediler ki: Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir. O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankarada, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor.
At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendinin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar.
Dedim ki: -Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?
Dedi ki: Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.
Gittik Mustafa Beye derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemale duyurmak istiyoruz. Bize yardım et! dedik.
Dedi ki: Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemale!
Milletvekili Mustafa Bey, okuyun da bir dinleyeyim bakayım dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankarada çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesiyle konuşacağını söyledi. Yarın bana gelin! dedi. Gittik. Ben karışmam dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. Ne yapsak? diye düşünüyoruz. Sonunda, Matbaaya biz gidelim dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti.
Ulus Meydanındaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısına yürüdük. Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.!
Efendim polis geldi: -Girmeyin dedi. Çarşıya girmek yasak! Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı. Polis: Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! diye diretti. Peki girmeyelim dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahime çıkıştı. Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! diye çıkıştı.
Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! dedik. O zaman polis, İbrahime: Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.Ne istiyorsunuz? dedi müdür. Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! dedik. Çalın bakayım; bir dinleyeyim! dedi. Çaldık dinledi!
Ooo! Çok iyi dedi. Çok güzel. Yazdılar. Yarın gazetede çıkar dediler. Gelin de gazete alın! Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık.
Polisler: Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemalden ses yok.
Dedik: Bu iş olmayacak. Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemalden yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankarada bir avukatla tanışmıştık.
Avukat: Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!... dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!
Döndük avukata geldik. Ne yaptınız?dedi. Anlattık. Durun bir de valiye yazalım! dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: Yok! dedi. Paramız yok! Sizi gönderemeyiz! dedi. Avukat içerledi ve kahretti: Gidin! İşinize gidin! dedi. Ankara Belediyesinin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! dedi. Acıdım avukata.
Nasıl edelim? Ne edelim? derken bir de Halkevine uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar diye düşündük. Mustafa Kemale gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.
İçeriden bir adam çıktı: Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? diye sordu. Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! diye cevap verdik. Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! dedi. O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi.
Orada: Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: Gelin halk şairleri var, dinleyin. dedi. Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevinde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankaradan köyümüze işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzetinin:
Köy Enstitülerinin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecerin katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiyenin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysele, Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü 500 lira aylık bağlanmıştır.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30da doğduğu köy olan Sivrialanda, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde Hâk'a yürüdü.
Âşık Veyselin yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkanın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: Kızılırmak soru işaretine benzer, Zaradan doğar, Hafik ve Şarkışladan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseriyi, Nevşehiri, Kırşehiri, Ankarayı ve Çorumu sular, Samsunun Bafra ilçesinde denize dökülür,
Âşık Veyselin yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafradadır, bir ucu da Zarada. Bafraya dek uzanan acılı bir yaşam Zaranın doğusundaki Kızıldağın gür sularıyla beslenip sona erer.
Sanatı ve Dünya Görüşü
Hem yaslandığı köy / kasaba kültürünün etkisi hem de çağdaş anlamda bir eğitim olanağından yararlanamamanın getirdiği doğal sonuçla, köy / kırsal kesiminin kaderci dünya görüşü onda da egemendir. Bunları söylerken, Veyselin içerisinde bulunduğu ruh halinin de değerlendirilmesinden yanayım. Kuşkusuz, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı bir yığın olumsuz etkinin, yaşama bakışını, onu nasıl bir küskünlüğe ittiğini görmezden gelemeyiz.
Bir sanatçının dünya görüşünü elbette, yaşadığı sosyal çevre belirler. Bunu biraz daha somutlaştırırsak, içerisinde yaşadığı maddi yaşam koşulları belirler. Âşık Veyselin yaşadığı sosyal çevre, köy ile kasaba kültüren sahip, ekonomik anlamda tarıma dayalı, kapitalizm öncesi üretim biçimleri egemen, sanayileşme sıfır... Bir de ekonomik yapının paralelinde, eğitim-öğretim gibi etkenlerin düşüklüğü, savaştan yeni çıkmış bir toplumun ekonomik ezikliği eklenip, çiçekten telef olan insanların coğrafyası düşünülürse, Veyseli biçimlendiren sosyal çevre çok kolay anlaşılır.
Bir de toplumsal / sosyal çevrenin yazılı kültürden uzaklığı, bütün edebi / sanatsal birikimini sözlü kültürüyle oluşturduğu gerçeği gözardı edilmezse, bu koşullar içerisindeki sanatçı tipinin anlaşılması daha kolay olur. Bu sosyal çevreye, üstüne üstlük bir de göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki eksikliği eklenirse Veyseli anlamak, şiirlerini de yerli yerine oturtmak daha kolay olur. Gözlerinin görmeyişi, onu bütünüyle etkilemiştir.
Öyle ki:
Derken Âşık Veyselin bu anlamda duyduğu hasretin ne kadar derin olduğu kolaylıkla anlaşılır.
Adnan Binyazar, Veyseldeki görme eksikliğini, onun dizeleriyle yorumlarken bala tuz katılmıştır diye vurguluyor. Gerçi Âşık Veysel çoğu kere olumsuzluklardan feleği suçlu bulup, sebebi orada ararken; öte yandan okul gibi, fabrika gibi, hastane gibi hayatta somut işlerliği olan atılımların, pozitif unsurların şiirini de yazar.
Bu bakımdan ondaki feleğe yaslanmayı, kaderciliği bilimin karşısında bir kadercilik, körükörüne bir saplantı olarak algılamamak gerekir.
derken, onun bilimsel gelişmelere kulak kabartırken, karşılaştırma yaptığı etkenleri de değerlendirme bakımından ciddi bir perspektif oluşturduğunu görürüz, ay ve cennet kavramlarını bir bakıma iki değişik inanma biçimi anlamında kullanıyor o.
Sonra bir başka şiirinde:
Bu ve bu türden başka örnekler, Âşık Veyseldeki tanrı / felek gibi doğaötesi kavramların bir bağnazlık ya da tek çareymiş gibi gösterilmediğini belirtiyor. Bu bakımdan onda herhangi bir katılık göremeyiz. Esnektir, hoşgörüdür.
Zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna kapılsa da Veysel, büsbütün yaşama sarılmayı elden bırakmaz. Yaşamı anlama ve anlamlandırma çabası sürekli ağır basar. Ayrıca ahiret kavramı da ondan derin değildir.
Âşık Veyselin belirgin bir felsefesi var mıydı?
sorusuna Ruhi Su şu yanıtı veriyor: Felsefe sözcüğü ile toplumun içinde Veyselin önerdiği ya da benimsediği bir düşünce biçimi var mıydı diye soruyorsanız, vardı elbet. Bütün iyi niyetli, babacan insanlarımız gibi, o da çalışmayı öğütlerdi. Yerine göre, geleneklerimize bağlı kalmayı önerdiği de olurdu. Kendi inancı sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratıcı gücüne dayanan bir inançtı, ama toplumdaki gelişmeler hakkında ne düşündüğü sorulduğu zaman, ne söylemesini istediklerini sezecek kadar da akıllıydı.
Veyselin bir özelliği de şu:
Dinî şekilciliğin baskısına dayanmaması onu kırmaya çalışması, Allah ile samimi, senli benli olması. Daha doğrusu Bektaşi geleneğine bağlılığı... Tanrıya hitap şiirinde olduğu gibi:
Nejat Birdoğan, Kimi şiirinde Veyseli düşünce olarak coşkulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz. Aslında bu tür şiirlerinin daha sonrakilerinde bile bir ozandan çok bir toplum eğitmeni Veyseli görürüz.
Bu çalışmalarında Veysel cumhuriyetin korunmasında ve ulus bütünlüğüne yardımcı olarak şiiri bir araç gibi görür. Davranışlarında da böyledir. Düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu, çalışkan olduğu ve özellikle doğru tanılara başvurduğu gözlenir. Kızılırmak üzerinde Kaplan Deresi Köprüsünü köy köy dolaşıp para toplayarak yaptırması ondaki bu sorumluluğun bir göstergesidir.
Ama bize kalırsa Veyselden en olgun şiirler insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan şiirlerdir. Bu deyişlerde Veysel, insanın kaynağından başlayarak bir gövdede canlanmasını, bu süre içerisinde nasıl çalışması, nasıl davranması gerektiğini ve bu yolun sonunda gene kaynağına dönmesini anlatır. Bir başka tanımla tasavvuf ozanı Veysel vardır bu deyişlerde. Bağlı olduğu inancın ıssız bir Anadolu köyünde kendisine aşıladığı bu duygular, Veyselde gönül gözü ile geliştirilmiş, Veysel Aleviliğin büyük sırrını gönlünde çözmüştür. diye değerlendirmektedir. Batıl inançlara, çağdışı tutuma karşı olan Veysel, bu konuda da oldukça duyarlıdır.
Bu şiiri bile tek başına yukarıda onun hakkında vurguladığım belirlemeleri aydınlatacak niteliktedir. Görüldüğü üzere, o toplumdaki değer yargılarını hayatın somut gerçekleriyle örneklendirerek eleştiriyor. Taraf oluyor burada Veysel. Bilimden yana, aydınlıktan yana, gelişmeden, somut gerçeklerden yana taraf oluyor. Bırak saröküzün varsın yayılsın derken, Dünyanın sarı öküzün boynuzları üzerinde durduğu inancıyla alay ediyor. Gözlerine set çekme diyor. Sonra, Tanrıyı insanlaştırıyor, Allahın varlığı mevcut insanda diyor.
Ancak, temel görüşlerine, açısına bakacak olursak, Veysel, bir toplumcu bilinç açısıyla, bilinçli bir toplumcu ozan açısıyla yanaşmamıştır bu konuya. Veysel kendisine doğal gelen bu ayrıcalıkları Tanrıya, kadere ve doğal gibi gördüğü birtakım güçlere atfetmiştir. Karşısına aldığı toplumsal düzen değil, doğal düzendir.
Onun sanatı var olanı öven, mevcuda kanaat eden romantik sanattır türünden vurgulamalarla Veyseli dar çerçevede ele almanın, kestirmeden yargıda bulunmanın ne Âşık Veyseli anlamaya katkısı olacaktır, ne de bu vurgulamayı yapan araştırmacılarda gözlendiği üzere, geleneği ve geleneği sürdürenlerin çok yetkin oldukları savını kanıtlamaya.
Oysa Âşık Veysel, yaşamıyla, yaptıklarıyla, şiirleriyle vardır. Değerlendirmelerimizi bu somut gerçeklikten hareket ederek yaparsak, anlamlı bir katkıda bulunmuş olabiliriz. Yukarıdaki vurgulamalarda da değindiğim gibi, Âşık Veysel içerisinde bulunduğu kültürel ortam açısından köy-kasaba mekânında yetişmiş, bu çevrenin değerleriyle örgütlenmiş bir sosyal düzenin insanıdır.
Köylülüğün getirdiği tipik bir özellik de, tutarsızlıktır. Onun içerisinden çıktığı kültürün terimiyle söylersek vefasızlık onda da görülür. Özellikle, onun gelişmesinde, tanınmasında, sesinin ve sözünün yaygınlaşmasında büyük katkısı olan Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi kurumlara karşı Veysel, yaşadıkları sürece sahip çıkmış, övgüler dizmiştir, ama onlar kapatılınca pek oralı olmamış, tepki göstermemiştir. En büyük zaafı da budur.
Gelenek ve Âşık Veysel
Bütün halklar da olduğu gibi, Türklerin de en eski sanat ürünleri büyüsel törenlerden kaynaklanmaktadır. Türk Edebiyatı tarihine ilişkin mükemmel denebilecek kaynakların bulunmayışı, biraz geniş bir alana yayılmalarından ve hareket halinde olmalarından kaynaklanıyorsa da, biraz da yazılı edebiyatının çok geç tarihlerde oluşmaya başlamasından ileri gelmektedir.
Hatta, Türk Edebiyatı ve tarihine ilişkin en eski belgeleri de Çin kaynaklarından öğreniyor olmamız da bunu açıkça gösteriyor. En eski Türk şairleri Tonguzların Şaman, Mogol ve Boryatların Bo veya Bugue, Yakutların Oyun (Ouioun), Altay Türklerinin Kam, Samoitlerin Tadibei, Finovaların Tietoejoe, yani bakıcı, Kırgızların Baksı-Bakşı, Oğuzların Ozan dedikleri sahir-şairlerdir. Sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinâsilik, hekimlik gibi birçok vasıfları kendilerinde toplayan bu adamların, halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri vardı.
Muhtelif zaman ve mekanlarda bunlara verilen ehemmiyet derecesi, kıyafetleri, kullandıkları mûsiki aletleri, yaptıkları işlerin şekli tabiî değişiyor; fakat semadaki mabutlara kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine göndermek, fenalıklar, hastalıklar ve ölümler gibi fena cinler tarafından gelen işleri önlemek, hastalıkları tedavi eylemek, bazı ölülerin ruhlarını semaya yollamak, hatıralarını yaşatmak gibi muhtelif vazifeler hep ona aittir.
Bütün bu muhtelif işler için tabiî muhtelif ayinler vardı. Bunların bir kısmı unutulmakla, yahut şekil değiştirmekle beraber, bir kısmı hâlâ Kırgızlarda, Altaylarda, Kazaklarda yaşamaktadır. Şaman yahut baksı, bu ayinlerde istiğrak hâline gelerek birtakım şiirler okur ve onları kendi mûsiki aletiyle çalar, beste ile beraber olan ve sihirli bir mâhiyeti haiz sayılan bu güfteler, Türk şiirinin en eski şeklini teşkil etmektedir. Bu ayinlerde kullanılan müzik aletlerinden biri davulsa, kuşkusuz diğeri de kopuzdur. Abdülkadir İnan XI. yüzyıl tarihçilerinden Gardiziye dayanarak, Eski Yenisey Kırgızlarının şaman ayinlerinde saz çaldıklarını belirtir. Abdülkadir İnan Bugünkü Kırgız Kazak baksıları kopuz kullanırlar.
Eski Oğuzlarda, İslamdan sonra, şamanizm geleneklerini devam ettiren ozanlar kopuzu mübarek saymışlardır. Dede Korkut her hikayede kopuzu ile meydana çıkıyor, ad verirken, dua (alkış) ederken hep kopuz çalıyor; Oğuz kahramanı kopuzun sesinden kuvvet alarak mücadelede galip oluyor. der.
Bizim ozanlarımızın çaldıkları çalgının bu ayinlerde kullanıldığını gösteren kanıtlar fazlasıyla vardır. XIV-XV. yüzyıllardan yazıya geçirildiği sanılan, Dede Korkut Hikayelerinde de kopuza ilişkin kutsal davranışların varlığını görüyoruz. Uşun Koca Oğlu Segrek Boyu adlı hikayede: -Bre kâfir, Dedem Korkutun kopuzunun hürmetine (adına), çalmadım! dedi, eğer elinde kopuz olmasaydı, ağamın başı için, seni iki parça kılardım! Çekti kopuzu elinden aldı. diye geçmektedir.
Bütün ilkel topluluklarda görüldüğü üzere, eski Türk topluluklarında da ozan ya da kam, baksı gibi adlarla anılan bu kişilikler, söz söylemeye, saz / kopuz / davul çalma gibi yeteneklerin yanısıra, büyücülük, hekimlik vb. çeşitli görevleri de üzerlerinde toplamışlardır. Bu bakımdan da toplum üzerinde oldukça etkindirler. İş bölümünün yaygınlaşması ozan, kam, baksı gibi toplumun ileri gelen ve birçok işi birarada yürüten bu kişiliklerini de değiştirmiş, dinsel törenler için din adamları, sağaltım için hekim, vb. meslekler gelişmiştir.
İslamiyetin kabulü ile terkedildiği düşünülen Ozan-Baksı geleneğinin, beş asır sonra birdenbire İslami biçimde ortaya çıkması kanaatimizce mümkün değildir. diyen Prof. Dr. Umay Günay, bunu şöyle açıklıyor: Bu edebiyatın geçiş devri ile ilgili örneklerin şimdiye kadar tespit edilememiş olması şansızlıktır.
İslamiyetin kabulünden sonra yeni bir yurt edinme gayreti ve mücadelesi içinde olan Türklerin bu dönemde yeni dini benimseme ve yayma çabası ile bugün Tekke Edebiyatı adı ile anılan tarzda eser vermeleri ve bunlara daha çok itibar etmeleri makul bir düşüncedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu konudaki ilk eserlerde Arap-Fars edebiyatından daha sonraki yüzyıllarda alınan nazım şekilleri ve nazım unsurları ile değil, milli nazım şekillerimiz ve unsurlarımız dahilinde meydana getirilmiştir.
Ozan-baksı geleneği ile bu arada bir ölçüde Tekke tarzında tesirli olurken diğer taraftan yok olmama çabası göstermiş ve kendi kural ve kalıplarını daima sahip olduğu bir esnekliği kullanarak yeni şartlara uydurmuştur.
XV. yüzyılda yazıya geçirildiği XI-XII. yüzyıllarda teşekkül ettiği kabul edilen Dede Korkut hikayelerindeki ozan tipi ve şiir icra geleneği ayrıca hikaye kahramanlarının zaman zaman karşılaştıkları olayları ve duygularını anlatmak için sazlarını ellerine alarak deyişler söylemeleri XVI. asırdan günümüze kadar izlediğimiz Âşık Edebiyatından farklı değildir.
Ozan-Baksı geleneğinin hususiyetlerinden olan büyücülük, hekimlik, din adamlığı gibi hususiyetler İslamiyetten sonra terkedilmiştir. Âşıklar eğitimciliği ve sanat temsilciliğini üstlenmiştir. Âşık olarak adlandırılan sanatçı tipi, şiir, nazım ve düz yazı karışımı bir öykü çeşidinin yaratıcısı olarak tanımlanmakta. Boratav: ... Bir yönüyle eski destan (épopé) geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle, adının da belirttiği gibi sevda şiirleri (lirik türden şiirler) söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır.
Onun yaratıcılığı irtical iledir: Şiiri yazmaz, söyler. Onda şiir müzikten ayrılmaz; demek ki sadece söylemez, çalar ve çağırır. Âşıklar düz konuşma biçiminde söylemekle şiir söylemeyi dilden söylemek ve telden söylemek deyimleriyle ayırırlar; bununla Âşıkın şiirini söylerken sözlere eşlik eden müzik aracının, sazın, Âşıkın şiirlerinden ayrılmaz bir öğe olduğu anlatılmak istenir. diyor ve ekliyor:
Demek ki Âşık şiiri sözlü gelenekte oluşan ve gelişen bir sanattır; müzikten ayrı düşünülmeyeceği, bir kerteye kadar seyirlik-dramatik öğeleri olan katışık bir anlatı sanatını kapsar.
Âşık Veyseli bu gelenek içerisinde düşündüğümüzde, Âşık Edebiyatında gördüğümüz ve giderek bir Âşık Edebiyatı esası olan bade içme / buta alma kavramının onda görülmediğini, usta-çırak ilişkisinin de, yaşam öyküsü bölümünde de ayrıntılı olarak görüldüğü gibi, Âşık Veyselde bir yol gösterme biçiminde ortaya çıktığını, gelenekle öyle içiçe bir durum sergilemediğini görürüz.
Gelenekte görülen usta çırak ilişkisi, bir ustanın yanında hem sazı öğrenmek ve geleneği öğrenmek hem de bir süre birlikte dolaşmakla belirir. Âşık Veyselde durum pek böyle değildir. Örneğin, Âşık Veysel bade içmemiştir. Badesiz Âşıktır.
Günümüzde bile kimi Âşıkların yakıştırdığı Pir elinden dolu içmek gibi bir ayrıcalığı da olmamıştır. Âşık Veyselde Âşık Edebiyatında gördüğümüz esaslardan biri olan hikaye anlatma da yoktur. Âşık karşılaması olan atışma, muamma asma ya da çözme gibi geleneğin içerisinde olan olgularla da pek oralı değildir Âşık Veysel.
Onun kimi atışmaları vardır ama, bunlar da gelenek içerisinde görülen tipte değildirler. Gerçi Âşık Veysel, halk şiirimizde önemli yere sahip kimi ozanların adlarını anarak, (Karacaoğlan, Dertli, Yunus soyum var / Mansura benzeyen bazı huyum var) bu geleneğe bağlılığını dile getirir ama, onun bu dile getirmesi geleneksel halk şiirinde görüldüğü türden bir dile getirme değildir.
Hatta bir şiirinde:
diyerek bade içme geleneğiyle çağrışım yaratsa da, gerçekte o anlamda bir işlevi yoktur bu dizelerin. Adnan Binyazarın biraz daha ileri giderek Veyselde dolu içmiş, Hâk aşığı ozanlar kuşağına katılmıştır. vurgulaması bu bakımdan aşırı abartma sayılmalıdır.
Kurt Reinhard Sivas Vilayeti Âşık Melodi Tipleri başlıklı çalışmasında, Âşık Veysel Ekolü olarak nitelendirilen ve Orta Anadolu bölgesini içeren Âşık ezgilerini anonim halk türküleri ve ezgilerinden farklı olarak şöyle ifade etmektedir. Âşık ezgileri, güftenin mısralarında sayısıyla bağlantılıdır. Doldurma veya tekrar edilen kelimeler açık biçimde telafuz edilmektedir.
Ezgilerde belli motifler sık sık tekrarlanmakta, türkülerde sazın belli bir bölümü kullanılmaktadır. Türkülerde ani bitiş veya yavaşlayarak sona ulaşmak büyük ölçüde sazı icra edenin arzusuna ve sanatına bağlıdır. Âşık ezgilerinde sol sesi ana ton olmakla beraber lâ ve mi seslerinin ana ses tonu olarak kullanıldığı örnekler vardır.
Âşık ezgileri, konuşma uslûbunun ağır bastığı ezgiler ve ezgilerin ağır basıp konuşma uslûbunun gerilediği iki gruptan oluşur. Konuşma ritmine ayak yaygın olarak benimsendiği örneklerde ezgi yavaşlar ve konuşma ritmine ayak uydurur. Ezgi çok kere güftenin arkasındadır, bu uslûpta önemli olan sözlerin anlaşılması olduğu için ezgiden zaman zaman feragat edildiği olur. Sözlerden ziyade ezgilerin ağır bastığı tiplerde ise, bir hece birden fazla nota ile seslendirilir, ezgilerin kazandığı bu tipte ise, güfteler bir ölçüde daha zor anlaşılır durumdadır.
Bu durumda şu çıkıyor karşımıza: Birincisi, Âşık Veysel bizim klasik anlamda algıladığımız âşık değildir, ikincisi gelenek Âşık Veysele kırılmıştır. Ahmet Kutsi Tecer bu konuda ilginç bir benzetme ve değerlendirme yapıyor.
Âşık Veyselde Veysel Şatıroğlu dirilirken, Veysel Şatıroğlunda Âşık Veysel bitiyor. Tanzimattan gelenlerle onun farkı, gelenekten çıkageldiği için, bir ses farkıdır. Onun teli bize göre bağlanmıştır. Tanzimatın teli taklit bir bağlanmadır; evvelkisine düzen, ikincisine akort dediğimiz gibi, Veysel bir bakıma, öbür çağdaşlarını okumuş gibidir; mesela, Ceyhun Kansu, Veyseli ne kadar okumuşsa, Şatıroğlu da Ceyhunu o kadar okumuştur.
Veyselle çağdaşları arasında o kerte birbirini çeken taraflar vardır. Ceyhun Kansu ile Faruk Nafız Çamlıbel ne kadar birbirinden ayrı ise, Şatıroğlu da çağdaşlarından bu tarzda ayrılır. Onu diğerlerinden ayıran taraf, demin de belirttiğim gibi, Tanzimat geleneği yerine, halk şiiri geleneğinden çıkmasıdır. Veysel Şatıroğlu, Âşık Veyselle halk şiiri geleneği yaşamış ve bugüne oradan gelmiştir.
Âşık Veyselin kanımca en büyük özelliği burada geleneği kırmasında çıkıyor karşımıza. İlk dönem ürünlerinde görülen zayıflık, ağır didaktik yan da böylece arınıyor.
Ancak, şunu da yabana atmamak gerekiyor; onu büsbütün gelenekten de soyutlamayız. Enver Gökçenin dediği gibi: Halk şairlerimizin eserlerinde ortak özellikler olan saz söz ayrılmazlığı klasik şark edebiyatının estetiğinde önemli bir yer tutan idalizim meyli ve bu meylin halk şiirinde işleyen mücereretlik vasfı Âşık Veyselin sanatında da egemen unsurlardır.
Kısaca Âşık Veysel, tabiatı duyuşu, duyarlılığı dini bir zümreye bağlı egemen bir karakteri olmamasına rağmen mistik tarafları, kainat, varlık, yaratılış anlayışı ile geleneğe bağlı bir saz şairidir.Âşık Veysel, hem gelenektir böylece, hem de yenidir.
Bunu ileride şiirleri üzerinde dururken de daha ayrıntılı olarak göreceğiz; o bunu kendiliğinden yapmıyor; bir bilinç zorluyor onu buraya. Örneğin, Alevi kültüründe yetişmesine, babasının tekke geleneğine bağlı olmasına karşın Âşık Veysel diğer tüm Alevi ozanlarda görülen duvaz imam söylemiyor; tek bir şiirinde şah sözcüğü, oniki imam geçmiyor.
Oysa, sonuçta Âşık Veyselin çıkığı yer bu kültür, gezip dolaştığı köylerin büyük çoğunluğu Alevi köyü. Yine onu çağdaşı olan Ali İzzet Ukanda hiç de böyle değildir. Hatta, Pir Sultanın Şaha gidelim dizesini, yare gidelim diye değiştirmeye kalkacak kadar bir kararlılık vardır onda.
Demek ki Âşık Veyseli bilinçli olarak çevresindekiler bu konuda da ta başından koşullandırılmışlardır ya da kendisi böyle bir ilkeyi yaşam felsefesi olarak seçmiştir. Nasıl olursa olsun, Veysel, bu anlamda sıkı bir insandır.
Bir nokta daha var, köy ve kır ozanı olmaktan alabildiğine uzak durması. Doğaya yönelik motifleri, imgeleri alabildiğine kullanmasına karşın, Veysel köyden dışarı çıkıyor. Onun yaşamını, yazgısını yönlendiren başka bir sosyal çevre var: Kasaba
Veysel'in doğaya olan sevgisi
Âşık Veysel bildiğimiz gibi doğaya âşık olan bir ozandı.Bundan ola ki meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan da ilk meyve bahçesini o yetiştirmiş.Bahçe ki ne bahçe, her türlü meyva ağacı olan bir bahçe.
Kardeşlerinin de yardımı ile bu meyva bahçesini yapmaya koyulmuş. Köy de hiç meyva ağacı olmadığı için köylüler Âsık Veysel'le alayetmişler . Meyva büyüseydi bizim dedelerimiz diker di demişler. Bu Veysel'in kör olduğunu bilirdik ama, bukadar da kör olduğunu bilmezdik demişler.
Tabiki zaman geçmiş, bahçe bitmiş. Ağaçlar meyvesini vermeye başlamış. Bunu gören köylüler kör olan Veysel değil, kör bizmişiz demişler.Böylece köylüler de meyvalık yapmağa başlamışlar ve meyvalar olunca , Veysel elması diyerek satışa sunmuşlar.
Böylesine uzağı gören bir insandı Âşık Veysel
Not : Âşık Veysel üzerine yazı ve makaleler çıkaran değerli dost yazarlarımızdan toplamış olduğum bilgilerle bu siteyi yapmaya çabalıyorum.
Saygı ve sevgilerimle.
|
WWW.Sivrialan.Net 'den DEĞERLİ BİLGİLER
|
ÂŞIK
VEYSELİN YAŞAM ÇİZGİSİ ÂŞIK VEYSELİ HANGİ KOŞULLAR ÇIKARTTI? I) 1894 İlkbaharı Aylardan mayıs. Her taraf yeşil otlarla bezenmiş. Havada bir top bulut koşuşturup durmakta. Yağmur yağacağa benziyor. Sağancılar sütlerini sağıp helkeyi bir kenara bırakmış, arta kalan süt için kuzuları bırakmışlar sürünün içine. Bir yandan da anasından ayrılan kuzular sütleri dökmesinler diye umar harcamaktadırlar. İşlerini bitirmiş olan sağancılar bir bölüğü köyün karşısındaki tepecikte toplamış, yerde yüzükoyun yatan kadına bir şeyler yapmağa çalışıyorlar. Kurtuldu anam diyor birisi. Topaç gibi bir oğlan maşallah. İyi bir günde doğdu gısmeti bol olur, yavrunun inşallah. Gülizar kadın koyun sağmaktan dönerken doğurmuştu Veyseli. II) Osmanlı devletinin Avrupaya paçayı kaptırdığı, kurtulması güç bir hastalığa yakalandığı dönemlerdi. Bir yüzü kayalık, bir yüzü ormanlarla kaplı bir dağ vadisinde dünyalı oluyordu Veysel. Bu dağ köyünün adı Söbalandı. Alanın orta yerinde bulunan küçük bir tepecikten dolayı Sivrialan denilmişti. Sivrialanın tarihi çok eskilere gitmiyordu. Veyselin dedeleri köye ilk yerleşen ailelerdendi. İlkin üç beş haneli bir köyken, zamanla iki yüz haneye ulaşıyordu. Sonradan göç ederek gelen kimselere yer yurt veriliyordu ilk göçerlerce.
Peki, bu göç neydi? Bu insanların dağ vadisinde işleri neydi? Hangi üretimle ne kazanacaklardı?
Bu soruların yanıtını yazar Erdoğan Alkan şöyle yanıtlıyor. Kuyucu Murat Paşanın kıyımından canlarını kurtaran Kızılbaş Türkmenler, çorak mı sulak mı demeden kuş uçmaz, kervan göçmez yerlere konmuşlar. Söbalan da bunlardan birisi. Kuyucu Murat Paşaların Alevilere kıyımı ne ilki ne de sonuncusuydu. Osmanlı yönetiminin çeşitli dinlere göstermiş olduğu hoşgörü nedense Alevi toplumuna çok görülmüştü. Veysel ailesi de Osmanlı kıyımından kurtulup buralara kadar yerleşenlerdendi. Anadolunun Aleviler açısından kaderi hep buydu.
Geçmişiyle yetişen, geçmişinin öykülerini yaşantılarını dinleyerek büyüyen Veysel, Birinci Dünya Savaşının çıktığı yıllarda delikanlılığının baharındadır. Arkadaşları askere gittikçe iki gözü kör olan Veysel yüreğinden yanıyordu. Neden asker olamıyordu? Neden savaşa katılamıyordu? Ona köyde asker olmamış tek erkek olarak kalması zor gelmekteydi.
Veyseli dünyaya getiren Sivrialan köyü kıraç, verimsiz topraklara sahipti. İnsanlar zaten dünya ile bağları kesik olmasından, üretilen şeyler kıt kanaat yetiyordu. Yeten de neydi? Hamur, bulgur ve bunlardan üretilen yemeklerdi. Çay, şekerse lükstü. Sivrialan da yaşayan insanlar birbirlerine en güzel dayanışma örneği vermekteydi. Hem ilkel yaşam hem de ilkellik Anadolunun birçok yeri gibi burada da yaşanırdı. Karabasanla çift sürülür, kağnı ile sap getirilir, döven koşulur, yaba ile tığ savrulurdu. Her evde bir çift koşumluk öküz beslenirdi. Durumu biraz iyi olan çok nüfuslu bazı evlerde iki çift öküz koşulurdu. Aydınlanmak için idare ve gaz lambası yakılırdı. Bazı evlerde de gaz satın alınamadığı için çıra kullanılırdı. 1950li yıllarda köyde tek radyo vardı. Herkes bu radyonun başında toplanır, haber dinlerdi. Tahta barakadan yapılmış bir okul bulunuyordu. Derenin karşısına yapıldığından, bol yağmurlu havalarda sular kabarınca okula kimse gidemezdi. Köye gelen Aşıklar ve dedeler çeşitli görevleri beraberinde getirirlerdi. Örneğin gazete haberleri, hükümetin çalışmaları, partilerin durumları vs. Bu Aşık ve dedeler hem PTT hem radyo-tv. görevini birlikte yürütüyorlardı. Köye gelen bu kişiler, halkı büyük bir odada toplar, bildiklerini anlatırlar, saz çalınır, semah dönülür, cem yapılırdı. Veysel bu gibi toplantıların baş dinleyicisidir. Kendisini bazen kör diye dışarı attıkları da olurmuş. O yine bir yolunu bulur, toplantıya katılırmış. Veysel dedemle yaşıt ve çocukluk arkadaşı olduğundan bunları hep o anlatırdı. Veyselin babası Ahmet Ağa ise oğlunun bu tutkularından etkilenerek bir saz satın alır. Babası sazı Ortaköy tekkesinden yalnızlığını gidersin eğlence olsunda sıkılmasın düşüncesiyle Veysel e getirir. Veysel kısa sürede sazı öğrenir, ustalığını ortaya koyar.
Köyde altı ay üretim yapılırken altı ay da tüketilirdi. Eli kazma kürek tutanlarsa, yaya olarak, üç ay gibi bir sürede Çukurovaya, Adanaya ve Mersine çalışmaya gider, para kazanırlardı. Köylünün devletle ilişkileri asker-vergi almaktan öteye gidemiyordu. Köye getirilen kültür alış-verişi askerden gelenler, Çukurovadan dönenler, Aşıklar ve dedelerdi. Bunların bıraktığı kültürden arda kalanlar salt günlük konuşmalardı. Zaten köylerde halkın konuştuğu toplam elli kelimeyi geçmezdi. Bu koşullar Sivrialan dan bir Aşık Veysel çıkartmaya yeterli miydi? Ya da Aşık Veysel nasıl olmuş da Aşık Veysel olmuştu? Babası Ahmet Ağa, akrabalarından Esmayı Veyselle evlendirir. Esma çok güzel bir kadındır. Veyselle sekiz sene kadar evli kalır. Veysel, güzel karısı Esmayı herkesten kıskanır. Bu kıskançlık, zamanla Esmayı rahatsız edince, Esma, komşularından Hüseyin isimli bir delikanlı ile birlikte kaçar. Bu kaçış öyküsünü bir gün Esma abla bana şöyle anlatmıştı: Veysel çok huysuzdu. Bana geçim vermez, kıskanır dururdu. Gönlümle evlenmedim zaten. Onun huysuzluğu gereksiz kıskançlığı beni kendisinden soğuttu. Hüseyin yakın komşumuzdu. Bize azap durdu, onunla anlaştık. Zaman zaman birlikte buluşurduk. Veysel bunu sezinlemiş, hatta birkaç kez beni uyarmıştı. Ben böyle bir şeyi nasıl düşündüğünü söyledim. Zamanla bizim kaçacağımızı bile düşünmüş, umudunu kestiği de olmuş. Hüseyinle kaçtığımızda Bafraya ulaştık. Çeşmenin başında çoraplarımızı çıkartıp serinleyelim istedik. Çorabımın ucundan beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Elimi sokup baktığımda bize bir ay yetecek kadar para cıktı. Bunu Veysel koymuştu. Beni çok severdi. Kaçarlarsa perişan olmasın diyerek koyduğunu düşünürdüm hep. Karısı kaçınca günlerce yemeden içmeden kesilen Veysel, ne yapacağını bilemiyor, kimsenin yüzüne bakamıyordu. Kapı komşularından arkadaşı Kürt Kasım bir gün Veysele Gel seninle Zaraya gidelim. Orası benim memleketim, akrabalarım var, rahat ederiz, biraz açılırsın. Teklifinde bulununca Veysel, bu teklifi kaçırmaz, ilk kez Sivrialanın dışına çıkar.
III) Veysel, nasıl Aşık Veysel oldu?
Bunun nedeni: Kimilerine göre çok sevdiği karısı Esmanın kaçması. Kimilerine göre, gözlerinin kör olması. Kimilerine göreyse, Allah vergisidir. Aşık Veysel kör bir insandır. Yedi yaşında çiçek hastalığında gözlerini kaybeder. İlaç yok, doktor yok, derde derman olacak biriside yok. Köy yerinde bir hastalanmaya gör, gerisi Allaha emanet Peki, bir kör insanın çevresinden alacağı şeyler neler olabilir? Kültürel ilişki sınırlı, kimlerden neler kapacak, daracık bir dağ köyünden Türkçenin sınırı da belli göremediği şeylere nasıl ulaşsın? Sazı nasıl çalsın, türküleri nasıl yazsın? Veysel üstün bir hayal gücüne sahiptir. Gözlerinin görmemesi, istediği bazı şeylerden yoksun kalmasının sonucu, beynini ve hayal dünyasını geliştirir. Duyduğu her şeyi kafasına yerleştirmeye çalışır. Kendisiyle alay eden köy çocuklarıyla tartışmak, onlardan aşağı kalmamak için bütün zamanını öğrenmeye ve kendisini topluma kabul ettirmeye ayırır. Köye gelen ozanları iyi dinler, onlardan bir şeyler öğrenmeyi ilke edinir. Veyselin yaşadığı çevreye Emlek adı verilirdi. Şarkışlaya bağlı dağ köyü, Kızılbaş Türkmenlerinin yaşadığı yörenin adı Emlekti. Emlekse, ozanlar yatağı bir yerdir. Veyselden önce yaşamış ve Veyselin yaşıtları büyük ozanlar hep bu köylerden çıkmıştır. Agahi, Kemter, Aşık Veli, Aşık Hüseyin, Ali İzzet, Devrani, Aziz Üstün Talibi, Veyselle zamanla dost olan dostluk ilişkisi içerisine giren büyük ozanlardı. Sivrialan köyünden Molla Hüseyin, Ali Özsoy Dede, Hıdır Dede hepsi ozan ve öğretici aydınlardı. Hıdır Dede, babadan kalma dedeliğini geliştirmiş, pek okuma yazması olmamasına rağmen, iyi saz çalar, türkü söylerdi. Veyselin en çok zevkle dinlediği Hıdır Dedeydi. Molla Hüseyin zaten saz ustası olup, Veysele ilk sazı öğreten yörenin aydınlarından birisiydi. Ali Özsoy Dede ise hem Arap harflerini hem de Latin harflerinden okuyup yazan aydın bir dedeydi. Aşık Veyselle yakın arkadaş olup bilgi alış verişinde birbirlerine çok şeyler öğretmişlerdi. Agahi, Aşık Veli, Kemter Veyselden önce yaşadılar. Aşık Veyselin yakın arkadaşı Aşık Hüseyin, yörenin en güçlü ozanlarındandır. Otuz bir yaşında ölmesine karşın, ardında güzel şiirler bırakmıştır. Onun şiirlerini yörenin bazı ozanları kendileri söylemiş gibi topluma sunmaya kalkışmışlarsa da, bu herkesçe bilinmektedir. Ali İzzet ve Devrani aynı köylü olup Aşık Veyselle yakın arkadaştılar. Aşık Veli ise, Veyseli en çok etkileyen ozanlardandı. Yörede adını duyurmamış daha nice ozan vardır ki, hepside aşık Veyselle dost ve arkadaştırlar. Bu ozanlar Türkiyenin çeşitli bölgelerini gezip görmüş, türkü söylemişlerdir. Aşık Veysel ise Sivrialan dan dışarı çıkmamış usta malı söyleyen sesi güzel, güzel saz çalan kendi halinde, kendince bir ozandı.
Veyselin Kürt Kasımla Zaraya gitmesi birden bire ufkunu değiştirir. Veysel Zaranın köylerini bir süre dolaşır. Kürt Kasım onu değişik türbe ve tekkelere götürür. Köyünden farklı şeyleri buralarda hissetmesi Veyseli tasavvuf ağırlıklı ilk şiirlerini yazmaya iter. Veyselin saz çalmasında Kürt Kasımın rolü çok fazladır. Çünkü Kürt Kasım iyi keman çalar, sazı ve kemanı kendi yapardı. Güzellere de söyler Veysel, içinde dindiremediği acısını kafasındaki şiir alemine kaydeder. Esmaya en güzel şiirlerini söyler. İlk kez Zalım kafir yetim koydun kuzumu diye karısını kaçıran Kel Hüseyin e sitem eder. Güzelliğin on para etmez Bu bendeki aşk olmasa diyerek Esmaya hem çok sevdiğini hem de ondan daha güzellerin, güzel kadınların var olduğunu belirtir. Zara gezisi Veyselin ilk gezisi olmasına rağmen, ufkunun çok açık olacağının belirlendiği bir gezi bir gezi olur. Hem türkülerini rahatça çalıp söylediği hem de kendisine ikinci bir evlilik getirdiği yerdir. Zarada Yalıncak Baba türbesinin işlerine bakan Gülizar Ana Veyselle evlendirilir.
Artık Esmanın aşkının kalıntıları vardır Veyselde. Giden gitti, bir daha dönüşü yoktur. Bu bilinçle kendisine yeni bir yol çizer. Bu yol Veyseli Sivrialan Köyünden evrensel bir boyuta ulaştırır. Bu evrenselliği ulaşmasının başlangıç tarihi, 5 Ocak 1931dir. Bu tarihte Sivas Maarif Müdürü Ahmet Kutsi Tecer, Sivasta bir Aşıklar Bayramı düzenler. Veysel de çağrılır. Üç gün on beş aşık çalıp çağırmış, sonuçta Ahmet Kutsi Tecer, Veysele de Halk Şairi belgesi vermiştir. Bu belgeyi alan Veysel, çocukluk arkadaşı İbrahimle birlikte yaya olarak Adana ve Mersin başta olmak üzere birçok vilayeti dolaşırlar. Seferberliğin bitimiyle birlikte ülkede yeni bir yapılanma hareketi başlatılmıştır, Atatürkün geliştirdiği fikirler adım adım uygulamaya koyulmuştur. Veysel bu yeni Türkiyeyi gezerek, yaşayarak tanımaktadır. Atatürkün umarlarına manevi bir destek vererek türkülerinde en güzel bir şeklide dile getirmiştir. Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla Veyselin yazdığı şiir Atatürk adının taşımaktadır. Bu şiiri, Veysel, istek üzerine yazar. Nahiye müdürü istek üzerine yazdırdığı şiiri çok beğenir. Veysele bu şiiri Ankaraya ulaştırmasını söyler.
Veysel arkadaşı İbrahimle birlikte yaya olarak Sivas, Yozgat, Çorum, Çankırı, Kırşehir köylerinden geçerek üç ayda Ankaraya ulaşırlar. Bir rastlantı sonucu şiiri Hâkimiyet-i Milliye gazetesine verilir. Şiir üç gün üst üste yayımlanır. Veyselin adı artık duyulmuş, Veysel, Aşık Veysel olma şansını yakalamıştır. Aynı günlerde Ankara Halkevinde bir konser verir. Çok beğenilir. Ayağında çarıkla, bacağında şalvarla geldiği Ankaradan takım elbise ve ayakkabı ile ayrılır. Veyselin ikinci büyük olayı da İstanbul düşüdür. Ataya duyuramadığı türküsünü mutlaka ulaştıracaktır. Ankarada kendisine İstanbulda bulunan Radyoevine gitmesi söylendiğinde yine arkadaşı İbrahimle yollara düşer. İstanbulda Radyoevi Müdürü Mesut Cemil, kılık kıyafetlerini görünce baştan savmak ister. İçinden gelen bir dürtü ise bir kere saz çalıp türkü söylesin diye geçirir. Veyseli dinledikten sonra, akşam programa çıkarır. O ara İstanbulda bulunan Atatürk radyodan Veyseli dinleyince hemen ozanın bulunup getirilmesi için talimat verir. Radyodan çıkan Veysel, Sivaslı bir kapıcının evine konuk olmasından dolayı bulunamaz. İkinci gün Atanın kendisini arattığını duyunca direk Dolmabahçeye gider. Fakat yaveri görüştürmez. O bir anda geldi geçti, bir daha ararsa sizi bulurum der. Bu olay, Veyseli çok etkilemiştir. Veyselin sazı artık Anadoluda köy bucak konuşacaktır. Her yere gider gelir. 1940da İbrahimden ayrılarak Küçük Veysel adıyla tanınan Veysel Erkılıçla dolaşmaya başlar. 1960ta Küçük Veysel ölünce artık oğlu Ahmetle çıkacaktır Anadoluya Aşık Veyselin yaşamında, kişiliğinin ve sanatının oluşumunda en büyük etken hiç kuşku yok ki; Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yaptığı dönemdir. Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, İsmail Hakkı Tonguç ve Bedrettin Tuncel in girişimiyle 1941 yılında, Köy Enstitülerinde müzik öğretmenliğine başlar. Hasanoğlan, Yıldızeli, Çifteler, Ladik, Gölköy Öğretmen Okulunda Tonguçun eğitim ordusuna katılarak bir nefer olarak çalışır. Bu tarihten ölümüne dek Türkiyeyi karış karış dolaşarak Atatürkün ilkelerini, cumhuriyeti, laikliği sarsılmaz bir azimle savunur. Aşık Veyselin türkülerinde işlediği konuların ağırlığını Türkiyenin kalkınmışlığı, çağdaşlığı, laikliği oluştururken doğa sevgisi, birlik, beraberlik onda işlenen konular arasında yer alır. Biz burada Veyselin sanatını ve özelliklerini vermeyeceğiz. Aşık Veyselin Sivrialan dan çıkması ne bir rastlantı ne de tanrı vergisidir. O sadece yörede yetişen ozanlardan bir tanesidir. Ama kendini iyi yetiştirmiş, toplumla çabuk kaynaşmış, seçtiği konular onu tüm Türkiye insanına mal etmiştir. Kaynak: Anı Makale Röpotajlarla, AŞIK VEYSEL, Antolojisi, Gülağ ÖZ
|
|
AŞIK
VEYSEL İLE SÖYLEŞİ Yaşar Özürküt
|