Yunus Emre

 

Yunus Emre  (1238 -1320)  yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır,  yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü,  Arapça ve Farsça bildiği,  İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor.  Vahdet-i vücut  (varlık birliği)  öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.

 

Gerçeğe, Tanrı'ya,  evrensele, her şeyin özüne varmak için  '' Şeriat, tarikat, marifet, hakikat ''  olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntemi ayırt eder.  Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata'nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli'ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü'n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır.  Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalaryapılmıştır.  

 

Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır.

 

Yunus Emre nereli? Nerede doğmuş? Nerede Hak'a yürümüş? Nasıl yaşamış?

 

Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus'un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok.  Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.

 

Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. "Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var. ''En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus'un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir.''   En eski yazmalar Yunus'un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus'un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus'u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz.  ( S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20 )

 

Söylencelerdeki Yunus Emre

 

Söylencelere, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesine göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsü, Sakarya kıyılarında, Sivrihisar'ın Sarı köy'ünde oturur. ''Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsü, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Yağmur yağmaz, ekin olmaz. Yunus günün birinde tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus Emre  eşeğine dağdan alıç, ahlat, meyve yükler, buna karşılık biraz

tohumluk buğday aramaya çıkar. Duyduğunun izini sürer işte ilk durduğu yerlerden biri de  Hacı Bektaş Tekkesidir.  

 

Anadolu'nun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yanı başında, yakınında oturmayı kabul etmiş olanlardır.  Bu söylence bize on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda Bektaşiliğin yaygın olduğunu gösterir.  Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday ister. Hacı Bektaş Veli kendisine  buğday yerine nefes versek olmaz mı diye sorar.  Yunus illede buğday der. Hacı Bektaş'i Veli her alıça karşılık bir nefes verelim der.  Yunus olmaz der. Hacı Bektaş her çekirdek başına on nefese kadar çıkar . Yunus ille buğday diye dayatır. 

 

Bunun üzerine Hacı Bektaş  fakir Yunus'a  götürebileceği kadar buğday verdirir.  Sevine sevine yola çıkan Yunus'u yolda bir düşüncedir alır  ''Bu insan büyük insan olmasa bana buğday vermezdi.  Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli diye düşünür,  yanlış yaptığını anlar döner geriye.  Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum der.  Ama Hacı Bektaş ona nasibin Taptuk Emrece verileceğini, onun  tekkesine gitmesini söyler, ''senin "kilidini ona verdik'' der.

 

Taptuk Emre mi?

 

Onu da söylencelerde arayalım. Hacı Bektaş'ın Anadoluya gelmesi bir güvercin kılığındadır. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen Abdalan-ı Rum birer kartal olup onun yolunu keserler. Kutsal güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur.  Yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. Kan revan içinde yedi evli bir çepni köyüne, bugünkü Hacı Bektaş İlçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne. Bu masal Bektaşiliğin köylerde yayıldığını ve kadınların bu tarikatte rolü ve önemi olduğunu anlatıp ip uçları veriyor.  Anadolunun en eski ve en büyük tanrılarının kadın olduğu unutulmamalı.

 

Hacı Bektaş zamanla bütün Rum erenlerinden saygı ve sevgi görür, ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş'ın semtine bile uğramaz. Hacı Bektaş ona Saru İsmail'i dervişini yollar, tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına aldı ama ben orada Hacı Bektaş adında birini görmedim. Bunun üzerine Hacı Bektaş perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın? Tanırım der Emre: Ayasında bir yeşil ben vardı. O zaman Hacı Bektaş sağ elini açar, uzatır. Avucunun içindeki yeşil beni gören Emre yeşil beni görür görmez: Taptuk! Taptuk! diye bağırır, adı o günden sonra Taptuk, kendiside Hacı Bektaş'ın yandaşı ve sözcülerinden biri olur. 

 

Bu söylence bize Yunus'u kendine bağlayan Taptuk Emre'nin Hacı Bektaş'ın yolundan, çevresinden ayrı, belki de yeni müslüman olmuş biri olduğunu, ona bağlandığını gösterir. Saru Saltuk, Taptuk, Barak Baba... silsilesini izler.

 

Taptuk Baba Yunus'un şiirlerinde inançla sevilen, yoluna baş konulan bir mürşit olarak karşımıza çıkar:

 

Taptuğun tapusuna
Kul olduk kapısına
Yunus miskin çiğ idik
Piştik elhamdülillah

 

Vardığımız illere
Şol safa gönüllere
Baba Taptuk manisin
Saçtuk elhamdülillah

 

Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna
Avın şikira geldi bu yuva kuşu değil.

 

Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görende
Baktığım yüzde gördüm Taptuğumun nurunu

 

Söylencemizde Hacı Bektaş Yunus'u Taptuk'un tekkesine göndermiş. Yunus gidip Taptuk'a baş vurur. İlk Bektaşi tekkeleri bir çeşit uygulamalı okul idi. Her derviş bir iş görür. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus'a da odun taşıma işi verirler. Kırk yıl sırtında odun taşır, tekkesinin ocağına, özene bezene. Her getirdiği odun dop-doğru dümdüzdür. Soranlara: Tekkeye odunun bile eğrisi giremez der.

 

Bir başka söylenceye göre Taptuk güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya.  

 

Sıra Yunus'a geldiği akşam o da :  Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yal varıyorum sana, utandırma beni demiş. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sormuşlar. Yunus önce siz söyleyin demiş. Erenlerde Taptuk'un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına demişler. Yunus bunu duyar duymaz hiç bir şey söylemeden tekkeye geri döner ve Anabacıya şeyhin karısına sığınır. Söylence bize burada tekkede kadının rolünü yerini ve önemini anlatır. Anabacı der ki: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır.   

 

Gözleri iyi görmediği için bana: Kim bu eşikte yatan? diye sorar ben de Yunus, derim. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış.

 

O zaman kapan ayaklarına, bağışla suçumu de. Yunus Anabacının dediğini yapar, kapının eşiğine yatar, ertesi sabah olan olur Taptuk: Kim bu adam? diye sorunca Yunus, der Anabacı, Taptuk : bizim Yunus mu? diye sorunca Yunus ayağına kapanır sevincinden ağlar.

 

İki insan arasındaki bağlılığı, ayrılıp kavuşmanın tadını, güveni bu kadar güzel anlatabilen söylence azdır dünyada. İnsanlık bu "bizim" sözünün içindedir. Bir ülkü uğruna canlarını koyanların hepsinin yaşadıkları bir insanlık dramıdır bu. Anlamayan beri gelsün. İşte dup duru bir su gibi Yunus'un sevgisidir bu. ( S. Eyüboğlu ).

 

Bir başka söylentiye göre Yunus Taptuk'un kızını sevdiği için döner tekkeye. Taptuk bilir Yunus'un bunun için dönmediğini. Ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, vermesin mi Yunus'a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını Yunus'a verir. Ama yine söylenceye göre Yunus ömrünün sonuna dek bu güzel kıza dokunmuyor. Gerçek böyle değil ama halk böyle olmasını istiyor. Halk Yunus'a şehvet duygusunu konduramıyor. Şehvetin onu lekelemesini özüne sindiremiyor.

 

Yunus'un ozanlığa başlamasının öyküsü de şöyle: 

 

Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet eder. Günlerden bir gün Taptuk'un sofrasında bir güzel muhabbet olur. Taptuk sevinçli coşkuludur. O gün Yunus-ı Guyende adında bir ozana: Bize bir şeyler söyle der. O ozanın dili tutulur o gün, hiç bir şey bulup söyleyemez. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus'a dönüp: Haydi sen söyle der. Ve Yunus birden başlar içinde birikenleri söylemeye, esip savurmaya. İncileri dökmeye başlar.

 

Burhan Toprak'ın deyimiyle ''Yunus Emre'nin bu altın destanı bize kendisi kadar, Anadolu halkınında yüreğini ve özlemini anlatır. Halk Yunus için Mevlana'ya << Manevi konakların hangisinin önüne vardıysam bir Türkmen kocasının izini buldum, onu geçemedim. >> dedirtmiştir.  Bir buluşmalarında Yunus, Mevlana'ya: Mesnevi'yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini: 

 

''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm'' der.

 

Yunus şiirinde Mevlana'yı sevgi ve saygıyla anar: 
Mevlana meclisinde saz ile işaret oldu

 

ve:

 

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı
Onun görklü nazan gönlümüz aynasıdır

 

der. Mevlana şiir ve yapıtlarının hepsini Farsça yazmıştı. yine halktan yana düşünüyor, halka sesleniyordu. Bunu çok yibilen oğlu Sultan Veled babasının düşüncelerini Türkçeye aktarır. Hacı Bektaş ocağı ve Yunus, tasavvufu, o çağın enyüksek kültürünü Anadolu halkının Türkçesiyle söylemiştir. Onlar çağdaş dilimizin, kültürümüzün gerçek öncüleridir. Kimliğimizi yaratanlardır. Onlar özümüzü hamurumuzu yoğuranlardır. Bizi biz edenlerdir .

 

S. Eyüboğlunun deyişiyle ''Ama Yunus'un ve halkın soluğu Kaygusuz'lar, Pir Sultanlar, Karacaoğlan'lar, Aşık Veysel'lerle için için bu güne dek gelmiş ve ancak bu günün halkçı Türk devletinde Anadolu Türkçesini en aydın şairlerimize devretmişlerdir.'' 

 

Elif okuduk ötürü 
Pazar eyledik götürü 
Yaratılanı hoş gör 
Yaradandan ötürü

 

deyip okulu bırakmış. Halk, halktan uzaklaşan kültüre karşı her zaman direnmiştir. Konumuz Yunus Emre'nin okur yazar olup olmadığı değil ''Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus'un ümmiliği, yani okur yazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Ancak Yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu'da sözlü kültür bu gün bile bir Aşık Veysel'i yetiştirecek güçtedir;'' Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını bile sözle geceli gündüzlü aylarca, yüzyıllarca İnsanların beyinlerine, yüreklerine hep aktarmış, ekmiş oya gibi işlemiştir.

 

Okur yazar olsun olmasm, Yunus Emre halkm sözlü kültürünün adamıdır, kendi çağının en ileri düşünüşünü halkına kendi öz diliyle ulaştırmıştır. Yunus aynca çağm okur yazarlanna, molJalanna karşı savaş açmış gerçek bir kültür taşıyıcısıdır. Şiir ustasıdır, gönül adamıdır, sevgi denizidir.

 

İşte söylencesi:

 

Yunus'un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım'a Yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine, şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Şiirleri yakmış suya atmış, atmış, atmış derken bir şiirde, Yunus:

 

Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

 

demiş, demiş ya Molla Kasım bunu görür görmez Yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. Söylenceye göre bunun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de.insanlar söylermiş. Yunus'un hak ve halk şairi olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür bu. Rahmetli Sabahattin

 

Eyüboğlu bu davranışlarla söylencenin: 

 

Birisi Yunus Emre'yi halkın Molla Kasım'la karşı karşıya getirdiğini, ikincisi de bu beyite şair adının ancak birinci dizede olması gereği, tabiiliğini vurguladığını belirtmektedir. Aslında bu şiiri Yunus değil, halk söylemiştir. 

 

Gelin bu şiiri birlikte okuyalım:

 

Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir 

Seğirdüben sesine vurup yetesim gelir.

 

Yunus Emre’nin Şiirlerinde Gökle İlgili Telmihler

 

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının önemli temsilcilerinden biri de Yunus Emre (1240-1/1321)'dir.

Yunus Emre’nin sade fakat ifade gücü çok yüksek kelimelerle yazdığı şiirler; Türkçenin o yıllardan sonra önemli bir unsur olduğunu belirlemiş, pek çok divan şairi de Yunus gibi Türkçe şiir yazma yolunda denemeler yapmasına sebeb olmuştur. Yunus Emre, şiirlerinde yalnızca Türkçeyi değil, millî dil ve edebî formları da kullanmayı ön plânda tutmuştur.

 

Türkçe’nin ilim, varlık kavramı, aşk ve ahlâk felsefesini ifade etmekteki gücü böylece ortaya çıkmıştır.

Yunus’un şiirlerindeki her kelimenin ifade ettiği derin mânalar vardır. O hikmetli sözler söylemiş, bizzat ilm-i hikmeti ifade etmiştir.

 

Kelimelerin, mazmunların, ıstilahların cümle içindeki mânaları incelendiğinde; Yunus’ta bütün ilimlere kuvvetli bir vukufiyet görülmektedir. Yunus, sıradan bir medrese öğrenimi görmüş bir kişi değildir. Dergâhta öğrendikleriyle yetinmiş bir molla ve derviş olmamıştır. Kuranın mânasını çok iyi tahlil etmiş, o yıllara kadar Kuran tefsirlerini okumuş, incelemiştir. O; tarihi, felsefeyi bilhassa ahlâk felsefesini çok iyi hazmetmiştir. Arapça, Farsça yazılan eserleri okumuştur. Öyle zannediyorum ki Yunus, eski Rum ve Gerekçeyi de iyi biliyordu. Eski Yunan edebiyatı ve bu edebiyatın gerektirdiği mazmunları öğrenmişti. Dört kitabın (Tevrat, Zebur, İncil, Kuran) hepsini çok iyi incelemiştir.

 

Kısaca Yunus Emre çağının âlimiydi. Öyle olmalıydı, sıradan biri olsaydı, Yunus çağları aşarak günümüze kadar gelemezdi. O ilmiyle, irfanıyla kendini gündemde tutmasını bilmiştir. Umulan odur ki, Yunus, 21. yüzyılda ve daha sonraki yüzyıllarda var olacak, hiç bir zaman eskimeyecektir.

Bu yazımda Yunus’un yalnızca gökle ilgili olarak şiirlerindeki bazı telmihleri dile getireceğim. Görülecektir ki Yunus’un şiirlerinin gerisinde engin bir ilim ve bilgi dünyası bulunmaktadır.

 

Gâh ma’kulat-ı mahsûlât takrir ü beyan

Nice Maksurat olam geh Sâhib-i Kayvân olam

 

Bu beyitte mahsûlat, üç ve dış duygularımızla anladığımız, görüp duyduğumuz yani beş duyumuzla algıladığımız şeylerdir. Yani madde âlemidir. Mâkulat, aklımızla anlayabildiğimiz maddî olmayan şeylerdir. Akıl, zekâ, sevgi, hoşgörü gibi.

Sâhib-i Keyvân veya Sahipkıran aynı manâdadır. İki yıldızın aynı dereceye, yani aynı hizaya gelmesine denir. Güneşle Zühre yıldızı bir dereceye gelir ve tam o anda bir padişah tahta çıkarsa bu padişaha “sahibkıran” denir. Bu hükümdarlar sağ yanına iki, sol yanına da iki kılıç takardı. Daha sonraları fetihlere, zaferlere erişen padişahlar hakkında da “sahipkıran” ünvanı kullanılırdı.

 

Keyvân, Zühal yıldızı adıyla bildiğimiz yıldızdır. Yunan mitolojisinde adı Uranos’dır. Gökle yerin oğludur ve zamanı temsil eder. Eski yıldız bilgilerine göre, büyük kutsuz ve yomsuz yıldızlar, yılın talihine hâkim olursa ölüm çok olur, soğuk çetinleşir.

Sanatkârlar, dar geçimli kişiler, padişah mensupları bu Keyvan yıldızına mensuptur.

 

Bu Yunus’un gördiğini eğer Zühre göreyidi

Çengini elden bıragup unudayıdı sâzını

Gör Hârut-Mârut neyidi hazretde ferişteyidi

Nasibin ışka aldurup makamın Zühre’ye vire.

 

Zühre yere inübeni sâzın nuvaht eyler ise

Âşukun işreti sensiz gözi ol yana gitmeye

Gökteki Hârut-Mârut ışık içün indi yine

Zühre yüzin görücek unutdı Rahmânını.

 

Mitolojide, şehvet, müzik ve aşkı temsil eden ve divan edebiyatımızda Zühre olarak

adlandırılan bir yıldız bulunmaktadır. Bu yıldız, eski astronomi bilgilerine göre üçüncü göktedir ve kutlu bir yıldızdır. Müzisyenlerle, hânendelerin yıldızıdır.

 

İran mitolojisinde adı Nâhid, Yunan mitolojisinde Afrodit, Romalıların mitolojisinde Venüs adıyla anılan bir kadın tanrıçadır. Finikeliler bu tanrıya Astarte derlerdi. Tabiatın doğurucu gücünü ve güzelliğini temsil eder.

 

Hârut ve Mârut’tan Kuran’ın  Bakara sûresinin 102. âyetinde sözedilir. 

 

Bu ferişteler, yani melekler, insanların kötülüklerini görüp Allah’a şikâyette bulundukları için, Allah bunlara şehvet vererek Babil şehrine indirmiş. Bunlar orada hüküm sürmüşler ve isteyenlere büyü öğretmişler. Büyü öğrettiği kimselere, bunları öğrendikten sonra büyü yaparlarsa kâfir olacaklarını da söylerlermiş. Karıyla kocanın arasını açacak büyüyü bunlar herkese bellettirmişlerdir.

 

Rivayete göre bu iki ferişte, bir kadına âşık olmuşlar. Kadın ise, kendilerinin okuyup göğe ağdıkları “İsm-i âzam”ı kendisine belletmeleri şartıyla Hârut ve Mârut’un isteklerine evet demiş. İsm-i âzamı öğrenmiş, okuyup o da göğe ağmış. Allah bu kadını çarpıp yıldız yapmış. İşte Zühre yıldızı bu kadınmış. Allah, Hârut ve Mârut’tan ise dünya ve âhiret azabı arasında tercih yapmalarını istemiş.Onlar da dünya âzabına razı olmuşlar. Allah tarafından Babil kuyusuna baş aşağı asılmışlar. Büyücüler bu kuyunun başına gelerek Hârut-Mârut’tan büyü öğrenirlermiş.

 

Bu iki meleğin Hordât ve Mordât’tan geldiği söylenir. Şemsî ayların üçüncüsünün adı Hordât’tır. Güneş bu ayda ikizler burcunda bulunur. Eski İran dininde ise Hordât nehir ve ağaçların koruyucusu olan bir melektir.

 

Zühre, çeng adlı kanuna benziyen fakat dik tutularak çalınan telli bir saz yâni harpa çalardı. Çok parlak ve gökte farkedildiği için “Çobanyıldızı", Çolpan (Çulpan) olarak da adlandırılır.

 

Gâh batn-ı hût içinde Yunus’la söyleşem

Geh çıkam arş üzre bin can olam Selmân ile

 

Beyitte geçen “batn-ı hut” büyük balığın karnı manâsındadır. Yani yunus balığının karnı. “Yunus” kelimesi ile burada cinas yapılmıştır. Yunus Emre, bu kelime ile hem mahlâsını (adını) söylemiş, hem de yunus balığına işaret etmiştir. Yunus Peygamberin denize atıldığında bir balık tarafından kurtarıldığına telmih vardır. Yunus Peygamber balık karnında aşk ve ibadetini hiç eksik etmemiştir.

 

Selman ise bir Fars’tır. Peygamberimiz zamanında Medine’ye gelmiş ve Hz. Muhammed’e imân etmiş bir sahabîdir. “Selmân, bir ehlibeyttendir” hadisi bu Selmân için söylenmiştir. Hz. Osman zamanında Medâyin Valisi iken vefât etmiştir. Selmân-i Farisî olarak bilinir. Kırklardandır.

 

Gice ile gündüzi gökte yidi yıldızı

Levhde yazılı sözi cümle vücudda bulduk.

Yir gök yaradılmadın kalû belâ dinmedin

Levh kalem çalınmadın mi’racda kadir idim.

Senündür arş ü kürsî levh ü kalem

Döner çerh yer turur hoş hikmetün var.

 

Bu üç beyitte üzerinde duracağımız kelimeler “Levh”, “Kalem”, “Kalü belâ”, “Arş ü kürsî”dir. Levh, üstü düz şeye denir. Kur’an ın 85. sûresinin son âyetinde sözü edilir. Bu son ve ondan önceki âyet, şerefli Kur’an’ın korunmuş levhada bulunduğunu söylemektedir. Bu sebeple, levh’a, korunmuş manasında mahfuz sıfatı da eklenir. Levh-i mahfûz diye anılır. 

 

Korunmuş sözünden yani mahfuz sözünden maksat; değiştirilmeyeceği, bozulmuyacağı, noksandan ve fazlalıktan korunduğudur. Kalem ise levha olacak şeyleri yazan ilâhî kalemdir ve Kuran’da 68. sûrenin ilk âyetinde geçer. Allah’ın Levh-i mahfuz’u yaratıp yazılması gereken şeylerin hepsini yazdığı ve ilk önce kalemi yarattığı, Kalemin Allah’ın emriyle, ”Râhman ve Rahim olan Allah” adıyla yazdırdığıdır.

 

Süfiler; Levh’i akl-ı küll, nefs-i küll; yani Allah’ın aktif, yaratıcı kudreti ve pasif yaratılan eseri, tüm yaratılış diye doğrulamışlardır. Kısaca Levh, Allah bilgisidir, kalem de onun irâdesidir.

 

Kursî, “kirs” kökünden Arapça bir kelimedir. Üstüne oturulan şey anlamına gelir. Toplu anlamına da gelir. Yaprakları forma haline getirilip bir araya getirilince, bu toplu kâğıtlara “kürrase” denir.

 

Kuran’da bir âyette, Allah’ın kürsüsünün gökleri ve yeryüzünü kapladığı bildirilmektedir. Bu yüzden 2. surenin 255. âyetine “Ayetel Kürsî” adı da verilir.

Bazılarına göre, kürsî Allah bilgisidir; saltanat, tedbir, hüküm ve tasarruf manâlarına gelir. Kürsî’yi sekizinci gök olarak kabul edenler de vardır.

 

Niçe bir Cercîs ü Bercîs olam Mirrih olam

Niçe bir Câlinûs u Bukrât olam Lokman olam

 

Cercîs veya Circis, İsa Peygamberden sonra gelen ve onun şeriatına uyan bir peygamberin adıdır. Kavmi bu peygamberi yetmiş kere öldürmüş, oda yetmiş kere dirilmiştir.

 

Yunus bir şiirinde;

 

“Eyyûb’am bu sabrı buldum

Cercîs’em ki bin kez öldüm”

 

diyerek Cercîs’in adını yine telmih ediyor. 

 

Bercis veya Bircis, Müşteri adlı yıldızdır. Yunanlılar Zeus, Lâtinler Jüpiter derler. Kud-retli bir tanrı sayılmıştır. Kudretini yalnız kâder sınırlardı. Tahtının önünde iki fıçı bulunduğu, bunlardan hayrı ve şerri çıkardığı söylenirdi. Olimpus dağının tepesinde oturduğu, yıldırımları ve şimşekleri gönderdiği, bulutları, idare ettiği, yağmurları yağdırdığı inancı güdülürdü. Yıldız bilgisine göre büyük ve kutlu bir yıldızdır. Din, ilm, utanç, gönül alçaklığı, namus, belâgat ona mensuptu. Gökyüzü kadısı ve hatibi anlamına kaad-i felek, hatib-i felek diye anılırdı.

 

Mirrih, İran’da Behram diye anılan hayır meleklerindendi. Kaldanîler tarafından bir Tanrı olarak kabul edilirdi. Mares adıyla anılırdı. Sonradan Yunanlılar Ares, Romalılar Mars adını verdiler. İran’da yolcuları koruyan bu yıldız, Yunanlılarda fırtına tanrısı, sonra da savaş tanrısı oldu. Yıldız bilgisine göre rengi ateş kırmızısı olan bu yıldız, küçük kutsuz yıldızdır. Yıldızı Mirrih yani Merih olanlar, tahammülsüz, şehvete düşkün, vurucu, kırıcı olurlar.

 

Câlinos, büyük hekimlerdendir. 131 yılında Bergama’da ölmüştür. Bir çok eserleri Arapça’ya çevrilmiştir. Bukrat ise İskenderden yüzyıl önce yaşamış meşhur bir hekimdir. Lokman da meşhur bir hekimdir. Eyyüp Peygamber’in kızkardeşinin yahut teyzesinin olduğu Habeşî bir köle bulunduğu rivayet etmiştir. 30. sûre Lokman sûresidir. 6-7. yüzyılda yaşayan Esope olarak kabul edenler de var.

Lokman Peygamber ise hâkimdir. Derviş ve mürşid-i kâmil için bir timsaldir. Yunus bir şiirinde Calinus ile birlikte Lokmanı anmıştır.

 

Bir dem cehaletde kalur bir nesneyi bilmez olur.

Bir dem talar hikmetlere Câlinus u Lokman olur.

 

Yunus Emre’nin gökle ilgili telmihleri yer ile birlikte söyleniyor beyitlerde çoğu zaman. Tabi ki Yunus Emre’nin şiirlerinin tümü incelendiğin de yazdıklarının her kelimesinin derin anlamlar ifade ettiği görülmektedir.                                  

 

Hayrettin  İvgin

 

Kaynak : www.alewiten.com

 

S << Sayfaya geri       A << Ana sayfaya geri